Bugün Cemil beyle telefonla konuştuk biraz. Konumuz genel olarak son yazdığım Araf şikayetnamesiydi. Bu konuşma netliğe kavuşturmam gereken bazı hususlar olduğunu fark ettirdi bana. En önemlisi de bu müzisyen parçalayan çarkın kabahatini üleştirmem gerektiğini düşündüm. Ve tabi ki kabahatin çoğu bizde müzisyen kardeşler.
Müziğin kalitesi çok teknik bir mevzudur. Bu mevzunun müzisyenin seviyesiyle ilgili bir boyutu olduğu gibi, müzik yapılan yerin bu işe uygunluk düzeyi gibi bir boyutu da vardır. Bunlar birbirinden bağımsız değil. Biri diğerinden daha önemli de değil. Farkına varılması gereken nokta şu: Teknik olarak yetersiz bir müzisyen çok şahane şartlar altında çalınca bir virtüoze dönüşmez fakat iyi bir müzisyen kötü şartlar altında boku yiyebilir. Ve bunun en kötü tarafı neticede bu iyi müzisyenin severek yaptığı müzikten tiksinmesidir. Örnekleri var. İnsanın içinde nice duygular çoşturabilecekken, oturup evinde tıngırdatan fevkalade insanlar biliyoruz.
Şimdi mekan işletmeciliğinin doğasında masraftan kısmak var. Ortalama olarak bu işin bir parçası bu. E bu bir çok şeye olduğu gibi her daim teknik gereksinimlere de yansıyor, sahne de bundan nasibini alıyor. İşletmecinin başka türlü davranması çok nadir bir durum. Her yıl 15-20 bin lirayı ses iyileştirmesine ayıran mekanlar da var, isim verip reklam yapmak olmaz. Bir gün olur da oralarda da çalabilirsek (hali hazırda çaldığımız ses sistemleri yapabileceklerimizi sergilememize fırsat verirlerse) onları da yazarım. Şimdi bu gibi mekanların sahipleri müzikle doğrudan iç içe olan insanlar oluyorlar ya da en azından yaptıkları işin kalbinde bunun durduğunun (teknik olarak konuşacak olursak, müziğin manipülatif ve güdüleyici etkisinin) farkında olan insanlar. Ne mutlu onlara. Ama bir müzisyenin bakış açısından kabul görmüş olan genel kanı bütün mekanlardan aynı teknik kaliteyi beklemenin aptallık olduğu. İşte o yüzden kabahatin çoğu bizde, müzisyenlerde.
Biz ‘amatör’ müzisyenlerin dinleyicilerinin önemli bir kısmı felekten bir gece çalmaya çıkmış insanlar. Teknik anlamda müziğin o kadar farkında insanlar değiller. Mevzuları o değil çünkü. Şimdi kimisi var ona salınmasını sağlayacak kadar bir ritim gelse yetiyor zaten. Yani keşke öyle olmasa ama öyle. Aralarında bazı iyi müzik dinleyicileri var. Onlar mevzuları o olmasa bile ‘bi dakka lan burada bir problem var’ diye bir irkiliyorlar, sonra bir bira daha almaya bara gidiyorlar. Bir de müzikle uğraşanlar var, bunlar da aşk-meşk oranına bağlı olarak durumun farkında olan insanlar. Bunlardan bir kere dinleyip bir daha gelmeyenleri var. ‘Hacı güzel çalıyonuz da orada müzik dinlenmiyor be.’ diyenler var.’ Ya da ‘hacı buranın soundu iğrenç ama başka yerde çalmıyonuz ki gelelim, napalım buraya geliyoz.’ diyerek her hafta gelenler var. Onlar da bir acaip ha. Seviyoruz. Bir şekilde bu mevzuya dahil olmaları güzel olurdu. Ama olmuyorlar işte. Mizaç?
Biz müzisyenlere gelince çaycıda muhabbet ederken hepimiz en iyiyiz. Avcı muhabbetinden beter muhabbetimiz var valla hiç çekilmez. Hepimiz chick coreayız, hepimiz pacoyuz. Biz mesela kendimizi Gogol bordello zannediyorduk bi ara. Te allaam ya. Bir mekanla, bir organizasyonla anlaşmaya konuşmaya gelince ise liseli rock grubu psikolojisindeyiz arkadaş. Orada da yapsana chickliğini. Hani 32likler falan diyodun, kim duycak bu sistemle senin 32liği. Hüseyninin koması noldu? Mort. ‘Çalarız abim napalım? Buna da şükür. Hallederiz abi nolcak, olmadı bilmemneyi akustik yaparız, ben de biraz bağırırım.’ E hadi bakalım. Napcaz şimdi? İşte bunun adı çark. O adam masraftan kısmaya çalışıyor, diğeri iki bira içmeye gelmiş çok da lulu diyor. Bizimkisi de kader diyor. Olan müziğe oluyor. İki bira içmeye gelen daha iyisini pek sık görmediği için beklentisi değişmiyor. Sahıbısı o birayı zaten satıyor. İçki içenin beklentisini de, sahıbısının bu konudaki bilincini, bilgisini de belirleyebilecek olan tek kişi müzisyen. Bu üçgende teknik anlamda o işi bilen bir tek o var. O da kader demiş. Bir üst kademeye hiç kimse geçemiyor. Bir geçilse ne acayip güzel şeyler olacak kimsenin haberi yok. Bu misali başka bir yazımda vermiştim; tenceresiz, ateşsiz yemek yapan aşçılar var, birileri de ne hikmetse bu yemekleri yemek için para veriyorlar, lokantacı napsın?
Peki ben burada ne yapıyorum? Cemil bey benim müzisyenleri örgütlemeyi düşündüğüm gibi bir kanıya kapılmış. Ne haddime. Cemil bey içimdeki devrimciden biraz ürküyor galiba. Öyle bir niyetim yok, dahası öyle bir umudum, inancım yok. Yazdım tanıtım kısmında aslında. Madem bu iş böyle en azından bilgiyi paylaşalım. Doğan görünümlü şahinlere biniyoruz hepimiz. Bu çark yüzünden ne göründüğümüz gibi olabiliyoruz, ne de olduğumuz gibi görünebiliyoruz. Çaycıda paco, chick, performance hall’de düğün sound. Bir de performance hall falan yazınca oluyor muymuş arkadaş hemen öyle. Havalara bak te allaam. Bir hakkını verin önce. Neyse, ben de diyorum ki en azından bindiğimiz araç doğan mı şahin mi onu biliriz. Yani aslında burada elimden geleni ve bence üstüme düşeni yapıyorum. Hiç bulaşmamak olmaz. Çalmak istiyorum. Şartlar böyle diye evde takılamam. Kader de diyemiyorum çünkü daha iyisini gördüm, çok mümkün olduğunu biliyorum. Atla deve değil. Benim de aklıma bu geldi. İyiyi de kötüyü de anlatayım diyorum işte.
Aslında ideal bir dünyada bu konulardaki söz hakkı müzisyenin olmalı. Mantık bunu gerektiriyor. Müzik onun konusu. Tabi müzisyenin de kendini bilmesi elzem. Diyeceğim o ki hiç birimiz emeğimizin hakkını almıyoruz a dostlar. Az açın gözleri. Bir de daha az çay için be anacım.
Öf!! Ne sıkıcı bağladım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder